38396/97 — KARATAS VE SARI  v.  FRANSA — 16.05.2002 — Mahkeme (Birinci Daire) — Esas hk. karar (Esas ve Adil Karşılık)
Kaynak: https://insanhaklari.gen.tr Bilgi URL kopyala Metin URL kopyala
   

(Karatas ve Sari/Fransa, B.No: 38396/97, 16.05.2002, § …) Kopyala
PRATİK ÇALIŞMA KİTABI

 


16.05.2002   38396/97   KARATAŞ ve SARI v. FRANSA

teslim olmama nedeniyle müdafi ile temyizin reddi (soruşturma aşamasında tutuklanıp adli kontrol altında serbest bırakıldıktan sonra kaçan başvurucular için yakalama emri çıkarılması ve kendilerine tebligat yapılamadığı için yokluklarında yapılan yargılama sonunda mahkumiyet kararına karşı temyizin kendileri teslim olmadıkları gerekçesiyle reddi), teslim olmama nedeniyle avukatla savunma yaptırmama (duruşmaya gelmeyen başvuruculara avukatla savunma imkanı verilmemesi)   ■ adil yargılanma hakkı—hakkaniyete uygun yargılanma hakkı—mahkeme hakkı—temyiz hakkı—asgari sanık hakları—müdafi ile savunma hakkı

OLAYLAR

Başvurucular Dursun Karataş ve Zerrin Sarı Türk vatandaşlarıdır. Birinci başvurucu Dursun Karataş, Devrimci Sol (‘Dev-Sol’) hareketinin lideri olarak 10 yıldan fazla hapis cezasına mahkum edilmiştir. Türk İstihbarat Servisi bu başvurucunun özellikle yasadışı yollardan para toplamasına vurgu yapan, Türkiye’de ve yurtdışındaki şiddet eylemleri hakkında raporlar hazırlamıştır. Dursun Karataş 25 Ekim 1989’da tutulduğu İstanbul’daki bir cezaevinden kaçmıştır. Siyasi faaliyetleriyle tanınan Zerrin Sarı, İstanbul Barosu üyesidir. İki başvurucu 9 Eylül 1994’te Fransa’da sahte pasaportla ve Türk makamları tarafından aranan bir terörist olan K.K. ile birlikte yakalanmışlardır. Başvurucular bir terör eylemi hazırlığı içinde oldukları, hırsızlık malları elde bulundurdukları, resmi belgede sahtecilik yaptıkları ve Fransa’ya yasadışı yollardan girdikleri gerekçesiyle tutuklanmışlar ve 28 Kasım 1994’te adli kontrol altına alınarak salıverilmişlerdir. Salıverme kararı Fransa’yı terk etmeme, 5 Aralık 1994’ten itibaren haftada bir kez polise imza verme ve Argenteuil MGVR’da oturma şartlarına bağlanmıştır. Başvurucular bu şartlara itirazda bulunmuşlar ancak Üst Mahkeme şartları onaylamıştır. Polisin elde ettiği bilgiye göre başvurucular Fransa’da kalma şartına uymayarak hemen Fransa’yı terk etmişlerdir. Başvurucular salıverildikten kısa bir süre ortadan kaybolmuşlar ve 3 Şubat 1995’te soruşturma yargıcı haklarında uluslararası yakalama emri çıkarmıştır. Paris Ceza Mahkemesi başvurucuları 14, 15 ve 16 Ocak tarihlerinde yapılacak duruşmalara çağırmış, ancak duruşmada hazır bulunmadıklarını kaydetmiş ve kendilerinin yokluğunda yargılamaya devam etmiştir. Aynı davada diğer sanıkların da müdafii olarak duruşmada bulunan başvurucuların müdafii, başvurucular namına savunma yapma taleplerinin reddedildiğini söylemiştir. Başvurucuların müdafii mahkemenin bu talebi reddine ilişkin el yazısıyla yazılmış ve bir başka avukat tarafından da imzalanmış bir tutanak sunmuştur. Ancak mahkemenin duruşma tutanağında böyle bir talepten ve red kararından söz edilmemektedir. Ceza Mahkemesi duruşmaya geleceklerine dair hiçbir güvence vermedikleri için yakalama emri çıkarmış ve birinci başvurucuyu 4 yıl, ikinci başvurucuyu 2 yıl hapis cezasına mahkum etmiştir. 14 Şubat 1997’de bu karara karşı faksla Paris Üst Mahkemesine üst başvuru yapılmıştır. Üst Mahkeme 25 Eylül 1997’de, üst başvurunun Ceza Muhakemesi Kanununun 502. maddesine uygun olmadan faksla yapılmış olması nedeniyle üst başvurunun kabuledilebilir olmadığına karar vermiştir. Bu karar temyiz edilmiştir. Temyiz başvurusu halen Temyiz Mahkemesi önünde görülmektedir. Başvurucular 4 Ağustos 1997’de İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na başvurarak, teslim olmadan mahkumiyet kararlarına karşı temyizde bulunamama nedeniyle Sözleşme’nin 6(1). fıkrasındaki mahkemeye başvurma hakkının; müdafilerinin kendileri adına savunma yapamamaları nedeniyle Sözleşme’nin 6(3)(c) bendindeki müdafi ile savunma hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuşlardır. Dava Mahkeme’nin önüne getirilmiştir.

HÜKÜM GEREKÇESİ

ADİL YARGILANMA HAKKI—hakkaniyete uygun yargılanma hakkı—mahkeme hakkı--temyiz hakkı--teslim olmama nedeniyle temyizin reddi

Mahkemeye başvurmak için teslim olma yükümlülüğü

40. Sözleşme’nin 6(3). fıkrası, 6(1). fıkrada güvence altına alınan adil yargılanma hakkının özel yönlerinden biri olduğundan, Mahkeme şikayetleri bu iki hüküm bakımından birlikte inceleyecektir (Poitrimol, §29).

41. Mahkeme daha önce Poitrimol kararında, ‘demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğünü ve sanık haklarının önemini göz önünde tutarak, başvurucunun adaletten kaçmasıyla bağlantılı bir sebeple temyiz başvurusunun kabuledilebilir bulunmamasının, orantısız bir ceza oluşturduğu’ sonucuna varmıştır. Mahkeme şu gerekçeyle Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır: ‘hazır bulunmayan bir sanığın aleyhindeki isnadlar konusunda ikinci derece yargılamada maddi ve hukuki savunmalarda bulunup bulunamayacağı, büyük ölçüde yokluğu için geçerli bir mazaret sunup sunmadığına bağlıdır. Dolayısıyla bu tür mazeretleri reddeden üst mahkemenin hukuki gerekçelerinin denetlenebileceği bir imkan bulunması önemlidir (Poitrimol, §38).

42. Mahkeme 29 Temmuz 1998 tarihli Omar ve Guerin kararlarında, ‘temyiz edilen karar hakkında bir karar verilinceye kadar nihai bir karar olmadığı ve temyiz süresi dolmadığı halde, bir temyiz başvurusunun sırf temyize başvuranın teslim olmaması nedeniyle kabuledilemez bulunmasının, bu kararın temyize başvuranı önceden özgürlükten yoksun kalmaya zorladığı’nı belirtmiştir. Mahkeme bu durumun, temyiz edene orantısız bir külfet yüklemek ve yargısal kararların yerine getirilmesi meşru amacı ile Temyiz Mahkemesine başvurma ve savunma hakkının kullanılması arasındaki adil dengeyi bozmak suretiyle, temyiz hakkının özünü zedele’diği sonucuna varmıştır (Omar, §40-41; ve Guerin, §43).

43. Böylece Mahkeme, ‘ceza yargılamasının özel bir aşaması olan ve sonuçları sanık için belirleyici bir öneme sahip bulunan temyiz yargılamasının hayati bir öneme sahip olduğunu vurgula’mıştır (Khalfaoui, §38).

44. Mahkeme, yine Khalfaoui davasında başvurucunun teslim olma yükümlülüğüne uymaması nedeniyle temyiz hakkının kaybını (forfeiture), tıpkı Omar ve Guerin kararlarında temyizin kabuledilebilir bulunmamasında olduğu gibi, orantısız bir ceza olarak görmüştür (Khalfaoui, §46). Gerçkten de Mahkeme, ‘ceza davalarında Temyiz Mahkemesi tarafından yapılan son incelemenin önemini ve uzun süreli hapis cezasıyla cezalandırılabilecek olanlar bakımından bu incelemenin değerini’ dikkate almıştır (Khalfaoui, §47). Mahkeme ayrıca o davada, başvurucunun özgürlükten yoksun bırakıldığı sürenin çok kısa olduğu ve bu nedenle izlenen amaçla orantılı olduğu, [çünkü temyizde bulunan kişinin Temyiz Mahkemesindeki duruşmadan bir gün önce teslim olmasının yeterli olduğu] şeklindeki Hükümetin savunmasını reddetmiştir. Mahkeme özellikle ‘sanığın cezaevine girme süresi ne kadar kısa olursa olsun, temyizin infazı durdurucu etkisiyle birlikte masumiyet karinesinin, serbest bir sanığın teslim olma yükümlülüğü karşısında ağır bastığı’ kanaatine varmıştır (Khalfaoui, §49). Son olarak Mahkeme, Üst Mahkeme önünde hazır bulunmayan ve yokluğunda yargılanan başvurucunun temyiz başvurusunun kabuledilebilir bulunmadığı Van Pelt kararında, Temyiz Mahkemesine başvurma hakkıyla ilgili içtihatlarını bir kez daha teyid etmiştir (Van Pelt, §73-74).

45. Mahkeme, yukarıda sözü edilen iki dava ile mevcut davadaki maddi olayların ve usul yönünden hukuki koşulların birbirinden farklı olduğunu kaydeder. Aslında Khalfaoui davasında hem ilk derece yargılaması ve hem de üst yargılama aşamasında hazır bulunan başvurucu, adaletten hiçbir zaman kaçmamış, adli kontrol yükümlülüklerine uymuş ve hakkında bir yakalama emri çıkarılmamıştır. Usul bakımından da Van Pelt davasında, davanın önüne getirildiği Üst Mahkeme, başvurucunun duruşmanın ertelenmesi talebini reddettikten sonra başvurucunun yokluğunda davayı görmeye devam etmiş ve başvurucu hakkında yakalama emri çıkarmış; başvurucu yakalama emrine uymadığı ve haklı bir mazereti de bulunmadığı için, hukuki noktalardan başvurabileceği ikinci aşamayı oluşturan Temyiz Mahkemesine başvurmaktan yoksun bırakılmıştır.

46. Mevcut olayda şikayet edilen yargılama, soruşturma yargıcı tarafından haklarında yakalama emri çıkarılmış olan başvurucuların yokluklarında yargılanıp mahkum edildikleri bir ilk derece yargılamasıdır; dahası bu mahkeme de itiraz konusu karar sırasında yakalama emrini yürürlükte tutmuştur. İşte bu bağlamda başvurucular, bu kararın bozulmasını sağlamak üzere bir başvuru yapabilmek için teslim olma yükümlülüklerinden şikayetçi olmuşlardır. Dolayısıyla Mahkeme’ye göre, dava açılmadan önce soruşturma yargıcı tarafından başvurucular haklarında yakalama emri çıkarılmış olduğu halde, kendilerinin şikayet ettikleri teslim olma yükümlülüğünün, Sözleşme’nin 6(1). fıkrası anlamında bir mahkemeye başvurma hakkını zedeleyip zedelemediği sorunu ortaya çıkmaktadır.

47. Yoklukta verilen bir kararın bozulması amacıyla bir başvuru yapabilmek için teslim olma yükümlülüğü kanun yollarına başvurunun infazı durdurucu etkisini kaldırıyorsa, Mahkeme bu yükümlülüğün Sözleşme’nin 6. maddesi hükümlerine uygunlukla ilgili bir sorun doğurduğunu inkar edemez. Bununla birlikte Mahkeme, Hükümet tarafından sözü edilen ve Temyiz Mahkemesinin ilk olarak ‘sanığın temyiz başvurusunda doğru adresini vermesi, aleyhindeki yakalama emrinin yerine getirilmesinden kaçma halini ortadan kaldırır’ şeklindeki 13 Mayıs 1985 tarihli kararından kaynaklanan uygulamayı kaydeder.

48. Mahkeme bu şikayeti olayın içinde bulunduğu şartlar içinde incelemek durumdadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 6(1). fıkrasında güvence altına alınan mahkemeye başvurma hakkına iç hukuk tarafından getirilen sınırlamaların bu fıkraya uygunluğunun, tartışma konusu usulün özel şartlarına bağlı olduğunu ve iç hukukta görülen davanın bütününün dikkate alınması gerektiğini hatırlatır (Delcourt, §26).

49. Mahkeme ilk olarak, başvurucuların tutuklandıktan sonra, ikinci başvurucu için Fransa topraklarını terk etmemek ve Argenteuil MGVR kentinde oturmak gibi, çeşitli koşullara bağlı olarak salıverilmişlerdir. Ancak kısa bir süre sonra başvurucular, yurtdışına kaçmak suretiyle bu yükümlülükten sıyrılmışlardır. Bunun üzerine koşullu salıverme kararı, 3 ve 7 Nisan 1995 tarihlerinde yakalama emri vermiş olan soruşturma yargıcı tarafından kaldırılmıştır. Böylece Mahkeme, başvurucuların bu sırada yakalama emrine uyma yükümlülüğüne tabi olduklarını ve yokluklarında verilen hükmü kendilerine tebliğ etme imkanı bulunmadığından Ceza Muhakemesi Kanununun 492(1). fıkrası gereğince ‘savcılığa’ tebliğ edildiğini tespit etmektedir. Yukarıda anlatılanlar ışığında Mahkeme, başvurucuların koşullu olarak salıverildikleri halde, önceden teslim olmamakla, dava mahkemesi önüne çıkma fırsatından kendilerini mahkum ettikleri sonucuna varmaktadır.

50. Dolayısıyla Mahkeme, itiraz konusu karar aşaması ile soruşturma aşaması arasında bir ayrım yapılması gerektiği kanaatindedir; çünkü başvurucular mahkemeye dava açılmadan önce bile, soruşturma yargıcı tarafından verilen yakalama emri gereğince teslim olma yükümlülüğü altındadırlar. Buradan çıkan sonuca göre, başvurucuların şikayet ettikleri bir mahkemeye başvurabilmek için ‘teslim olma’ yükümlülüğü, itiraz ettikleri hükmün verilmesinden önce mevcut olan ve kendilerinin uymadıkları bir yükümlülükten, yani bir mahkemeye başvurabilmek için mahkemede hazır bulunma yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır. Aslında Hükümetin de savunduğu gibi, hükmü veren mahkemenin yakalama emrini uzatması, soruşturma yargıcı tarafından verilen yakalama emrinin gereğidir, çünkü başvurucular, yukarıda anlatıldığı ve mahkemenin hükmünde de belirtildiği gibi, yargılamada hazır bulunacaklarına dair bir güvence vermemişlerdir.

51. Buna göre Mahkeme, olayın içinde bulunduğu özel koşulları ve iç hukuktaki yargılamayı göz önünde bulundurarak, başvuruculara yüklenen yükümlülüğün mahkemeye başvurma hakkını zedelemediği sonucuna varmaktadır.

Bu gerekçeyle—Md 06(1-i): ihlal edilmediğine

ADİL YARGILANMA HAKKI—asgari sanık hakları—müdafi ile savunma hakkı—avukatla temsile izin vermeme

52. Mahkeme mevcut olayın, soruşturma aşamasından beri kaçak olduklarından duruşma davetiyesi kendilerine tebliğ edilemediği için yokluklarında yargılanan başvurucuların, ceza mahkemesindeki duruşmada hazır bulunan avukatları tarafından temsil edilme hakkından yoksun bırakılmalarıyla ilgili olduğunu kaydeder. Dolayısıyla başvurucular, duruşma davetiyesi kendilerine tebliğ edilemediği için, Colozza – İtalya davasındaki (parag. 28) başvurucuya benzer bir durumdadırlar.

53. Mahkeme ayrıca, tartışma konusu yargılamanın, yüze  karşı verilmiş sayılabilecek bir kararla sonuçlanmadığını kaydeder. Yukarıda da belirtildiği gibi başvurucular, eski hale getirme başvurusu yoluyla, maddi ve hukuki noktalardan davalarının yeniden görülmesi imkanına sahiptirler. Dolayısıyla, yokluklarında verilen bir ceza hükmünün kaldırılması için yargılanma imkanına sahip olan başvurucular, Poitrimol, Lala, Pelladoah ve Van Geyseghem davalarında Mahkeme tarafından incelenen durumdan farklı bir durumdadırlar.

54. Mahkeme o davalarda, sanığın duruşmada hazır bulunmasının büyük bir öneme sahip olduğunu ve bu durumda yasama organının haksız bir şekilde hazır bulunmamalarını caydırmak için tedbirler alabileceğini söylediğini (Lala, §33; Pelladoah, §40) hatırlatır. Bununla birlikte son iki kararda Mahkeme şöyle demiştir: ‘bir ceza adalet sisteminin adil olabilmesi için, sanığın hem ilk derecede ve hem de üst derecede yeterince savunulmuş olması hayati bir öneme sahiptir; bu, üst yargılamada yoklukta verilen bir karara karşı itirazda bulunma imkanının olmadığı Hollanda hukukuna göre görülen bir dava bakımından daha da geçerlidir’. Mahkeme’ye göre, ‘bu ... daha da geçerlidir’ deyimi, karara itiraz etme imkanının bulunmamasının ağırlaştırıcı bir durum olduğunu, fakat yeterince savunma yükümlülüğünün genel nitelikte bir yükümlülük olduğunu göstermektedir. Mahkeme, yeterince savunma menfaatinin devam ettiğini eklemiştir. Sonuç olarak, usulüne uygun biçimde davet edilen bir sanığın hazır bulunmaması, meşru bir mazereti bulunmaması halinde bile, Sözleşme’nin 6(3). fıkrasına göre bir müdafi ile savunma hakkından yoksun bırakılmasını haklı kılmaz (Lala, §33; Pelladoah, §40). Mahkeme’ye göre, bir yargılamanın adil olmasını sağlamak mahkemelerin işi olduğundan, sanığın yokluğunda sanığı savunmak amacıyla hazır bulunan avukata savunma yapma fırsatı verilmelidir (Lala, §34; Pelladoah, §41; ağır ceza mahkemesi önündeki yargılamayla ilgili Krombach, §84).

55. Sanığın daha sonra kendisini dinleyen bir mahkemeden isnadın maddi ve hukuki yönleri hakkında yeni bir karar elde edebilecek olması halinde, sanığın yokluğunda görülmüş bir ceza davası kendiliğinden Sözleşme ile bağdaşmaz değildir (Colozza, §29). Mevcut olayda, Mahkeme’nin daha önce tespit ettiği gibi, başvurucular bu imkana sahiptirler ve dolayısıyla eski hale getirme başvurusu yoluyla, tartışma konusu hükmün geçmişe etkili bir şekilde iptalini sağlayabilirler.

56. Bununla birlikte Mahkeme Hükümetin savunmalarına katılamaz, çünkü duruşma davetiyeleri başvuruculara tebliğ edilemediğinden ve dolayısıyla duruşma tarihini bilmediklerinden, dava mahkemesi başvurucuların yüzyüze yargılama ilkesine uygun koşullarda kendilerini savunamadıklarını görebilecek durumdadır. Dolayısıyla Mahkeme, avukatların durumunun ‘bir usule aykırılık’ oluşturduğu düşüncesine de katılmamaktadır.

57. Mahkeme, başvuruculara duruşma davetiyesi tebliğ edilememiş olmasının, avukatların duruşmada dinlenmemelerini haklı kılmadığı kanaatindedir. Soruşturmadan sonra başvuruculardan talimat alan avukatlar, duruşmada hazır bulunan diğer müvekkillerinin yanında, müvekkillerinden aldıkları talimatla hazır bulunmayan başvurucuları da savunmak istemişlerdir.

58. Bu noktada Mahkeme, hakkında bir suç isnadı bulunan sanığın bir avukatla yeterince savunma hakkının, adil yargılamanın temel unsurlarından biri olduğunu hatırlatır. Hakkında bir suç isnadı bulunan bir kimse, sırf duruşmada hazır bulunmaması nedeniyle bu hakkını kaybetmez. Yasakoyucu haklı mazeret olmadan hazır bulunmamayı caydırması gerekse bile, müdafi ile savunma hakkına istisnalara getirerek bu kişileri cezalandıramaz. Sanığı duruşmada hazır bulundurma gereği, savunma hakkını kaybettirmenin dışında başka bir vasıtayla sağlanabilir (Van Geyseghem, §34; Krombach, §89).

59. Şimdi avukatların başvurucuları ceza mahkemesi önündeki duruşmada savunamamış olmalarının, gerçekten de başvurucuların adil yargılanma haklarını ihlal edip etmediği incelenmelidir. Mevcut olayda başvurucuların soruşturma aşamasından sonra kaçmak suretiyle duruşmaya katılmak istemedikleri ve dolayısıyla kendilerini bizzat savunma niyetinde olmadıkları açıkça görülmektedir. Dava dosyasında, Hükümetin de işaret ettiği gibi, başvurucuların avukatlarının başvurularda bulunduklarına ve mahkemenin de bunları incelemeyi reddettiğine dair bir delil bulunmamakla birlikte, avukatların soruşturma aşamasından beri başvurucuların müdafii oldukları ve duruşmada hazır bulundukları da bellidir (Krombach, §88).

60. Mahkeme, müdafi ile savunma hakkının teorik ve kağıt üzerinde değil ama pratik ve etkili bir şekilde kullanılabilmesi için gereksiz yere aşırı biçimsel koşullara bağlanmaması gerektiğini hatırlatır. Yargılamanın adil olmasını sağlamak mahkemelerin görevi olup, yokluğunda sanığı savunmak için duruşmaya gelen avukata bu imkanın verilmesi gerekir (Lala, §34; Pelladoah, §41).

61. Dolayısıyla Mahkeme, koşullar ne olursa olsun, duruşmada hazır bulunan avukata müvekkilini savunma fırsatı vermenin ceza mahkemesinin görevi olduğunu tespit etmektedir.

62. Sonuç olarak Mahkeme Sözleşme’nin 6(3)(c) bendinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

Bu gerekçeyle—Md 06(3)(c): ihlaline

ADİL KARŞILIK—ihlal tespitinin manevi zararları karşıladığına, ücretler ve masraflar için 4,600 Euro—Md 41: ödenmesine